Genç kız sözlerini şöyle noktaladı:
“Benden esirgediklerini bir gün başkasına bola saça verdiğinde, kırıntılarla yetinmeye çalışan halime acımak istemiyorum.“
İnsanlığın yaratılışı kadar eski bir mesele: kaşık ve kepçe meselesi
Kişiler değişiyor, ilişkiler değişiyor, duygular değişiyor ama dünyanın bu hakikati hiç değişmiyor. Kimilerinin gönlünde bir bıçak yarası olurken kimilerinin gönlünde bir kor ateş oluyor. Kimileri ise hiç umursamıyor. Ama her şartta birinin kepçe olduğu yerde diğerinin kaşık olma ihtimali değişmiyor. Bakmayın böyle bir metafor kullandığıma. Sevdiği kadar sevilmeme, değer gördüğü kadar değer görmeme gerçeğinden bahsediyorum.
Ve bu yazıda hitap ettiğim insanlar kepçe olmalarına rağmen kaşıkla yetinmeye çalışanlar. Belki de en başta kendim…
Ne çok sevip ne çok değer veriyoruz öyle değil mi? Annemize, babamıza, kardeşlerimize, eşimize, dostumuza, akrabamıza… Peki hiç düşündük mü, ne kadar verdiğimiz ölçüde alıyoruz? Bu sorudan sonra “Biz tefeci miyiz ki verdiğimiz kadar almanın hesabını yapalım.” diyenleriniz olabilir. Biliyor musunuz, benim de pek çok defa kırılmamak için kendime söylediğim bir teselli cümlesiydi o. Sonra anladım ki değer verdiğim kadar değer görmek istememin tefecilikle alakası yok. Ben tefeciler gibi en başta verirken almak için vermiyorum ki. Ve verdiğimden daha fazlasını da istemiyorum. Sevdiğim için değer veriyorum. Bu durumda değer görmeyi istemek beni tefeci yapmaz.
Elbette yeri gelecek sevdiğimiz kadar sevilmeyeceğiz. Zaten bu meselenin problem olan kısmı, sevdiğimiz birkaç insanın bizi sevmiyor oluşu değil. Problem, gün geçtikçe sevdiğimiz insanlar uğruna kendimizden ödün veriyor oluşumuz. Kendimizin ne kadar değerli olduğunu, sevgiyi ne kadar hak ettiğimizi unutuyor oluşumuz.
Kepçeyle verdiğiniz her güzel duygunuza bir kaşıkla verilen karşılıkla yetinmeye çalıştığınızda, bir zaman sonra kendinize olan sevginiz ve saygınız azalmaya başlıyor. Size kaşıkla karşılık verenler bir başka yerde bir başkasına kepçeyle veriyor ilgiyi, sevgiyi, değeri. Acı ama gerçek.
Sevmeyi bırakın demiyorum. Sevin elbette. Ama doğru ölçüde. Bu yüzden bize düşen herkesten önce kendimizi sevmeyi bilmek. Kendi değerimizin farkında olmak. İşte o zaman azla yetinmeye çalışmanın kişinin kendisine yaptığı bir haksızlık olduğunu anlarız.
Unutmadan, değişmeyecek şu hakikati ekleyelim: Bırakın sevdiğimiz kadar sevilmeyi, sevdiğimizden kat be kat daha fazla bizi seven Rabbimiz var.
Sevmeye önce kendimizden başladığımız, sevdiğimiz kadar sevildiğimiz, değer verdiğimiz kadar değer gördüğümüz nice yıllarımız olsun. Evet belki klişe ama “Hayat, sevince güzel.”
